31 Mayıs 2010 Pazartesi

Buluşmaya Çok Az Kaldı!!

Son hazırlıklarda tamamlandı. Artık gün sayıyoruz.
İşte dergimizin kapağı,
Sayfamızı ziyaret etmek için lütfen tıklayın

25 Mayıs 2010 Salı

AJANDA'nızı hazırlıyoruz!!!!

Bir süredir yazı yazamadım, bunun görünmez sorumluluğunu hergün hissettim açıkçası:))

Ama bir sebebi vardı, çünkü yaklaşık bir aydır başka birşey üzerinde çalışıyorum, daha doğrusu çalışıyoruz.

Biz bir grup girişimci ruh ortaya birşey çıkarma peşindeydik ve artık hayallerimizi herkesle paylaşma zamanı çok yaklaştı.

Bir dergi hazırlıyoruz, ne dergisi mi?

AJANDA

Eğenceli ve Kültürel Etkinlik Önerileri

Gezecek, okuyacak, seyredecek, deneyecek, değerlendirecek, ilginizi çekecek birçok şeyin olduğu bir dergi hazırladık, adını AJANDA koyduk!

AJANDA tam 1 AY boyunca ne yapmalı, nereye gitmeli, ne seyretmeli, ne okumalı gibi sorularınıza cevap bulacak, sizlere rehberlik edecek. Ayrıca kitap, film inceleme yazıları, röportajlar, ayın bloğu, yazı dizileri, fotoğrafçılık, dalış, çocuklarla aktiviteler, İstanbul’da turist olmak gibi türlü türlü ilgi çekici konular AJANDA’da.

Online kültür, sanat, etkinlik dergisi AJANDA ilk sayısı ile 1 Haziran 2010'da ajandadergi.blogspot.com da. Ücretsiz abone olabilir, indirebilir, kaydedebilir, bir ayı nasıl geçireceğinizi bizimle planlayabilirsiniz.

“1 Ay Garanti”

Dergiyi masaüstünüze indirin, 1 ay boyunca sıkılmadan okuyun!

Sizleri ilk sayımızı okumaya davet ediyoruz !

AJANDA Ekibi

13 Mayıs 2010 Perşembe

Bir bilen var mı? Atış serbest:)

Lost'un bitmesine pek birşey kalmadı, ama sorular eklenerek çoğalıyor. Açıklananlar ise zaten tahmin ettiğimiz şeyler.
Bu yazıda ben ne bir teori geliştiricem ne de özet geçicem artık kafa yormak istemiyorum, ama aklıma takılan da bir şey var beklemek de istemiyorum araştırmak da..

Beni bu zor durumdan kurtarmak isteyen bir cengaver varsa ve 15. bölümü seyrettiyse "source" denilen ışıklı geçidin neyin metaforu olduğunu düşünüyor söylesin.
İkizlere annelik yapan kadın o ışıkla ilglii şöyle dedi "herkesin içinde bir parça ondan var ama insanlar hep daha fazla istiyorlar"

Bu ne olabilir? Felsefe yapmak isteyen var mı? Ya da Freudien yaklaşmak isteyen.
Buyursunlar

10 Mayıs 2010 Pazartesi

IRON MAN 2 ve Süper Kahramanların Tarihçesi

Hatır için çiğ tavuk yemem ama Iron Man, Spider Man, X-Men ve bilimum çizgi roman kahramanlarının benzeşen hikayelerini seyrederim. Çünkü süper kahraman düşkünü eşim, zaman  zaman kendisinin bile beğenmediği bu filmlere zorla veya "bu seferki çok güzel" diye ikna ederek beni bu tip filmlere maruz bırakır sağolsun. Birde yılların birikimini aktarır ilgiyle. Şöyle ki, çizgi roman yayıncısı iki büyük şirket ve bunların ünlü serileri varmış.
Sonuçta çizgi roman ve süper kahramanlar ayrı bir kültür çeşidi ve fanları var. Aslında bu da bir çeşit tutku, ve çok da iyi getirisi olan bir sektör.

Şimdi bu iki yayıncı D.C. Comics ve Marvel Comics'in ve çizgi romanlarda süper kahramanların tarihçesi bana araştırmak ve aktarmak için bir konu oldu, aşağıda bir özet hazırladım ama önce Iron Man 2'den biraz bahsedeyim.

Yönetmen: Jon Favreau
Oyuncular: Robert Downey, Jr.,Mickey Rourke, Gwyneth Paltrow, Scarlett Johansson
Gösterim Yılı: Birincisi 2008, İkinicisi 2010

Birincisini de seyretmiştim alsında bu tip çizgi roman hikayelerinin arasında beğendiklerimden biri oldu sayılır. Çünkü en azından bunda süper özelliklere sahip kahraman kendini saklamıyor ve yaptığı zırhı barış için kullanacağını iddia ediyor böylelikle herkes onun kim olduğunu biliyor.

Birinci filmde ülkesi için teknoloji harikası silah ve füzeler üreten Stark Industries’in kurucu yöneticisi olan Tony Stark,  bir terörist grubun eline esir düşer ve kalbinin yanına bir şarapnel mermisinin saplanmasıyla hayatı tehlikeye girer. Kendisini esir alan terör grup tarafından gelişmiş silahlar üretmeye zorlanır. Ancak kendisini esaretten kurtaracak bir zırh imal eder ve kurtulur.
Artık tek isteği, kendisine insanüstü güçler ve fiziksel koruma sağlayacak çok gelişmiş bir zırh geliştirmektir.

İkinci bölümde ise bu zırhın bir silah olduğu ve devlete teslim edilmesi istenir kendisinden. Bu sırada babasının eski ortağının oğlu Ivan Vanko babasından kalma bilgilerle arc reactor'ü (yani yeni bir zırh) yapıp, Tony'e saldırır. Ivan yakalanır ve savaş cihazları üreticisi tarafından kaçırılıp zırhlardan seri olarak üretmesi için yardımı istenir.
Kısaca konusu böyle olan filmin tabiiki çok beklendik sahneleri vardı yine.Siyah tayt tulum giymiş seksi bir ajan kızımız göz açıp kapayıncaya kadar havada saltolar atarak ve kedi gibi yere düşerek bir düzine adamı etkisiz hale getirir, bilgisayarda 2 dakikada uygun kodları  yazarak sisteme hakim olur, bu sırada Ivan ve Iron Man'ın Monaco F1 yarışları sırasında kapışması ve daha sonrada yeni çakma Iron Man ordusunun Iron Man'i yok etme mücadelesi sırasında bu tür her filmde olduğu gibi, tüm şehir zarar görür. F1 yarışçılarının hepsi ya çarpışır, ya takla atar ve seyricilerin üzerine düşer.

Özellikle Spiderman'de çok dikkatimi çeker bu. Spider man ile diğer süper güç kapışıcam diye gökdelenler yıkıma uğrar, arabalar çarpışır, binalar yanar, ve illa biri gökdelenden düşer ve spiderman kavgayı bırakıp onu havada yakalar. Her yer zarar görür, ve Spiderman varoldukça anti kahramanlarda var olacağı için şehir sürekli bu tip kavagalara maruz kalır.

Yani diyeceğim o ki, günün sonunda süper kahraman vatana millete fayda değil bilakis zarar getirmektedir.

Iron Man 2 bittiğinde üçüncü bölümün geleceği sinyalleri verildi. Sevenlere duyurulur.


Çizgi romanlarda süper kahramanların tarihine baktığımızda ilk ve önemlisi olarak karşımıza Superman çıkar.  Superman ve Batman, Action Comics tarafından yaratılmış ama  II. Dünya Savaşı'ndan sonraki yıllarda DC Comics ve Marvel gibi şirketlerle boy ölçüşemeyerek birçok karakterini bu şirketlere devretmek zorunda kalmıştır.
İlk Superman 1933 yılında yaratılmış kel bir karakterdir. Uzaydan üstün güçleri ile gelip dünyayı istila edecek bir kötü adam olarak düşünülmüştü ama Jerry Siegel ve Joe Shuster bu konsepti satamadılar. Haziran 1938'de "DC Comics #1" dergisinde Superman ilk defa halka sunuldu. Bu bildiğimiz Superman kostümünün tasarımı o zamanki sirklerde gösteri yapan "güçlü adam"ların giydiği gibi tayttır. Kostüm renkleri Amerikan bayrağına gönderme yapmak için mavi-kırmızıdır. Yıllar boyunca birçok kahramanın Batman dahil, kostümü değiştirilirken, Superman değişmez, değiştirilemez 71 yıl boyunca, çünkü o kostüm görsel olarak bir ifadedir.


1938'de göğsünde bir üçgen içinde adının baş harfi vardır. Bu üçgen Amerikan polis rozetine göndermedir. Tabii daha sonra bu yavaş yavaş şimdiki elmas şeklindeki "S" amblemine dönüşür.


Güçlerine gelince, giderek arttırılır. İlk başta sadece çok güçlü, ve hızlıdır, uçamaz, çok yükseğe zıplar. ama uçaklar hayatımıza girince, sıradan insan bile Superman'den hızlı hareket edebilir, uçabilir hale gelir. O zaman Superman'e uçma gücü verilir yazarları tarafından.Yani Superman'in güçleri teknolojinin gelişmesi ile artar


E.C. Comics Dönemi:  II. Dünya Savaşı sonrası  süper kahraman fantezi çizgi romanları popülerliklerini yitirdi. Onların yerine pulp edebiyatın kullandığı yetişkin temalar (suç, gerilim, korku, bilim kurgu) etrafında EC Comics önderliğinde yeni bir akım başladı. Fakat bu akım tutucu çevrelerden şiddetli bir tepkiyle karşılaştı. Senato soruşturmalarına dek varan bu süreç sonunda çizgi roman içeriklerine sert yasaklamalar getiren bir tür oto sansür mekanizması oluşturuldu. Bunun sonucunda bu tür çizgi romanlar ve türün önderi EC piyasadan silindi.

30'lı yıllar:

D.C. Comics Superman'ın başarısından sonra 1939'da Batman ile devam eder..

Marvel Comics ise (o dönem adı Timely Comics'dir) Namor’u yayınlar. Namor’un özelliği mitolojide sular altında kalan Atlantis’ten gelmesi ve insanlardan nefret etmesidir. Bir anlamda Namor çizgiroman tarihinin ilk anti-kahramanıdır. Namor ile başlayan atak Human-Torch  ile devam eder. Bu iki kahraman ayrı öykülerde yer almasına rağmen aralarındaki sürtüşme ve kavgalar onlara belli bir popülerlik sağlar.


Bunun yanında 30’lu yılların çizgiroman anlayışı ile günümüz anlayışı arasında ki en temel fark öykülerde süper kötülere yer olmamasıdır. Kahramanlar ya çılgın bilim adamlarıyla ya da bilidiğimiz suçlular ile karşılaşır.

Amerika’nın savaşa girişinden altı ay sonra Marvel evreninin en önemli karakterlerinden Kaptan Amerika yaratılır. Marvel'in başlıca çizerleri ise Stan Lee ve Jack Kirby'dir.


Çizgiromanda gümüş çağ


DC tarafından Superman, Batman, Harika Kadın, Hawkman, Flash, Martian Man ve Aquaman’i katılımı ile Amerika Adalet Birliği oluşur. Çizgiroman tarihinin ilk süper kahraman ekibini kuran DC 50’li yıllara damgasını vurur.

1961 yılında Marvel Comics,  DC ’nin Adalet Birliğine rakip olacak bir süper kahraman takımı yaratmak için kolları sıvar. Ortaya çıkan eser Fantastik Dörtlü‘dür.
Yeşil Dev Hulk, Şimsek tanrısı Thor, Örümcek Adam, İntikamcılar ve X-Men. Bu yayınların başarısı ile Marvel Pazar payını genişletir ve piyasada lider konumuna gelir.

Çizgiroman tarihinde Gümüş Çağ olarak adlandırılan dönem Jack Kirby’nin DC Comics’e geçmesi ile sona erer.

1970'li yıllar

1970’li yıllarda özellikle X-Men yazarı Chris Claremont ve Daredevil yazarı Frank Miller’ın çalışmaları ile Marvel pazarda liderliğini sürdürür. "Dark Phoneix Saga", "Days of Future Past" gibi yenilikçi ve en klasik X-men öyküleri hep Claremont zamanında yazılmıştır. Öyle ki kapatılması düşünülen X-Men serisi onlarca başka seriye ev sahipliği yapmıştır.(X-Factor, X-Force, Excalibur, Gen-X gibi ). Hatta son dönem Marvel editörlerinden Bob Harras: Yeni bir çizgiromanı yayına sokmanın en kolay yolu onu X-Men içinden başlatmak demiştir.


Şu an yönetmen koltuğunda oturduğu Sin-City ile kendinden bahsettiren Frank Miller ilk çıkışını Marvel için Daredevil’ı yazarken yapmıştır.

1990'lı Yıllar  

Marvel dikkat çekici çizerleri bünyesinde toplayarak  80’lerin sonunda da başarısını devam ettirir. Özellikle Mc Farlane tarafından yeniden düzenlenen Örümcek Adam ve unutulmaz düşmanı Venom’un maceraları Marvel’ı satışlarda zirveye fırlatır.
90’lı yılların başında Gümüş Çağı kapatan olay tekrar yaşanır. Yoğun editör baskısından bunalan bu ekip Marvel’dan ayrılıp Image Comics’i kurarlar ve sıradışı başarı kazanırlar.

6 Mayıs 2010 Perşembe

Jules Verne'in bu kitabını biliyormuydunuz

Meğer Jules Verne Osmanlı döneminde geçen bir roman yazmış. Bilenler biliyordur tabii, ama ben yeni duydum.

Jules Verne bu romanını 1883'te yazmış. İki cilt olarak İthaki yayınlarından 3. baskısı 2008'de çıkmış. Annem benim çok seveceğimi düşünerek ikisini de bana almış ve hediye etti. Okumaya yeni başladım, bitirdiğim zaman detaylı olarak anlatırım.  Şimdilik sadece arka kapaktaki yazıları aktarıcam.

Osmanlılar dönemiyle ilgili okuduğum başka harika bir kitap için buraya tıklayın.

"Bir Ramazan günü bir Hollandalı, uşağıyla birlikte İstanbul'a gelir. Burada, dostu tütün tüccarı Keraban Ağa ile buluşur, onun Üsküdar'daki konağına yemeğe gideceklerdir. Tam da o gün, Boğaz'dan karşıya geçiş için yeni bir vergi konur ama Keraban Ağa'nın bu vergiyi ödemeye hiç niyeti yoktur. On paralık vergiyi ödememekte karalı olan Keraban Ağa'nın bu inadı, kendisine yüzlerce altına mal olacak ve ilginç bir Karadeniz yolculuğunu başlatır...
Jules Verne, İstanbul, Osmanlı İmparatorluğu, Türkler ve Karadeniz'le ilgili düşüncelerini serpiştirdiği bu romanında "Osmanlıların en inatçısını" anlatıyor.

Hazır lafı açılmışken Jules Verne'in hayatına kısa bir bakış atalım.

1828'de Fransa'da doğdu. Denizcilik geleneği olan bir ailenin çocuğuydu ve bu durum onun yazın hayatını derinden etkiledi. Küçük bir çocukken gemilerde tayfalık yapmak için evden kaçtı ama yakalanıp ailesine tesli edildi.

1847'de hukuk öğrenimini görmesi için Paris'e gönderildi. Ancak Paris'teyken tiyatroya ilgisi derinleşti.

1850'lerin sonlarında ilk oyunu yayımlandı. babası, hukuk öğrenimini bıraktığını duyduğunda aralarında büyük bir tartışma çıktı ve harcamaları için gönderilen para kesildi. Bu durum Jules Verne'i öykülerini satarak para kazanamaya zorladı.

Paris'in kütüphanelerinde jeoloji, mühendislik ve astronomi okunarak geçirilen uzun saatlerden sonra, Jules Verne ilk kitabı Balonla Beş Hafta'yı yayımladı. Bu romanı, Dünya'nın Merkezine Seyahat, Dünya'dan Ay'a ve Denizler Altında 20.000 Fersah gibi romanlar izledi.

Romanlarının büyük beğeni toplaması Jules Verne'i zengin bir adam yaptı.

1876'da büyük bir yat aldı ve Avrupa'nın çevresini yatıyla dolaştı.

5 Mayıs 2010 Çarşamba

Soul Kitchen ve Leaves of Grass filmlerinin ortak yanları

Şans eseri peşpeşe seyrettiğim iki film ilginç derecede pekçok yönüyle kesişiyor. O yüzden ikisinden de aynı anda bahsetmek istiyorum. Bunlardan biri Edward Norton’un son filmi “Leaves of Grass” ve ilk gösterimi 2009 Toronto Film Festiavlinde yapıldı. Diğeri ise Fatih Akın’ın yazdığı ve yönettiği ödüllü filmi “Soul Kitchen”.

Yazının devamı için lütfen http://www.artimetre.com/2010/05/04/iki-film-birden-leaves-of-grass-ve-soul-kitchen/ tiklayın.

4 Mayıs 2010 Salı

Hayranıyım Ya Sen Köşesi (2) - Kate Winslet

Köşemin ikinci konuğunu Kate Winslet olarak belirledim. Ona niye hayranım, çünkü çok doğal, canlandırdığı her rol çok gerçekçi duruyor, sanki hiç zorlanmadan her karaktere bürünebiliyor. Çok güzel bir kadın değil bence ama aynı Julia Roberts gibi canlı bir gülümsemesi var ve bu da onun İngiliz kanından gelen soğukluğunu kırıyor sanki ve onu çekici bir hale getiriyor.
Röportajlarında kendisine seksi denildiği zaman bunu komik bulduğunu ve güzellik için estetik ameliyat veya botox yaptırmaya kesinlikle karşı olduğunu söylüyor. Oyunculukta, gerçekçi ve dürüst olmak gerektiğini savunup, estetik güzelliğin  oyunucuları fantazi bir dünyanın fantazi kişileri yapacağını belirtiyor.
Kendini göstermeyi çok sevdiğini, bundan hiç utanmadığını ve kendini herşekilde ortaya koymaya inanmış bir aktris olduğunu söylüyor.

Gerçektende bakıldığında çok cesur sahnelerin olduğu daha doğrusu çıplaklığın doğal olduğu anların çokça sahnelerinde hiç pornografik bir çağrışım veya etki yaratmadan oyunculuğunu ortaya koyabiliyor.
Özellikle The Reader filminde neredeyse filmin yarısında çıplak rol almıştı.

Biraz kişisel hayatı ile ilgili bilgi verip filmlerinden bahsedelim.

* 1975 İngiltere doğumlu,

* İki kez evlenmiş ve her evliliğinden birer çocuğu var. En son eşi Sam Mendes ile geçen ay boşanmışlar.

* Annesi barmen babasıda havuz müteahhiti ve iki kız kardeşi de oyunculuk yapıyorlar,

* 11 yaşından itibaren tiyatro eğitimi almış.

* Kariyerinde zaman zaman radikal kararlar almış, örneğin Titanik filminden sonra daha çok bağımsız ve düşük bütçeli filmlerde oynamayı tercih ettiği için,  Anna and the King ve Shakespeare in Love gibi filmlerdeki başrol tekliflerini reddederek, aynı dönemde Holy Smoke ve Hideous Kinky gibi bağımsız filmlerde oynamayı tercih etmiş. Ayrıca Yüzüklerin Efenisi İki Kule'de Eowyn rolünü de red etmiş.

* Christmas Carol adlı animasyon filminde seslendirme yapan Kate Winslet, bu film için yazılan What If adlı şarkıyı söylemiş, single albüm çıkarmış, Grammy ödülü kazanmış.

* 37 ödülü ve 58 adaylığı var.

Filmlerine gelince önce seyrettiklerimden bahsedelim.

Eternal Sunshine of the Spotless Mind
Yönetmen: Michael Gondry
Yıl: 2004
Oyuncular: Kate Winslet, Jim Carrey
Tür: Romantik, dram (bilimkurgu)

Hepimizin aklına gelmiş bir fikirden yola çıkıyor film. Unutmak istediğimiz kişileri beynimizden silen bir doktor olsa, nasıl olurdu?
Sonradan pişmanmı olurduk, elbette kötü anılarımız olmuştur ama ya iyiler ne olacak, onlar da beraber silinecekler. Peki ya hala sevdiğiniz bir insan sizi hafızasından silerse ne hissedersiniz.

İşte bu konu komedi, gerilim olarak harika bir şekilde işlenmiş filmde. Kate Winslet'in oyunculuğu yine tavanda. Jim Carrey acayip mimikler yapmıyor, epey eğlenceli ve sonuna kadar da zevkle izleyebilirsiniz.




The Reader

Yönetmen: Stephen Daldry
Yıl: 2009
Oyuncular: Kate Winslet, Ralph Fiennes, David Kross


Yahudi Soykırımına değişik bir noktadan yaklaşan bir film. İkinci dünya savaşı sonrasında Almanyada, bir aşk hikayesi ile başlıyor, 15 yaşındaki Michael 30 lu yaşlarında bir kadına Hanna'ya aşık olur. Birkaç ay sonra Hanna evini işini bırakır ve kayıplara karışır. Michael yıllar sonra hukuk okurken bir davayı seyretmeye gider. duruşma esnasında II. Dünya Savaşı sırasında bir toplama kampında 300 Yahudi kadının bir kilisede yanarak ölmesine izin vermekten yargılanan ve 8 yıldır ortaya çıkmayan Hanna'yı görür.

Kate Winslet bu filmdki oyunculuğuyla Oscar, Altın Küre, SAG ve Bafta ödüllerini aldı. Konu olarak birden yön değiştiren film, soykırıma sebep ve yardımcı olan binlerce kişinin nasıl suçlu olduğunu da gösteriyor. Hiçbir sahne yeralmasada mahkemedeki birkaç soru ile olayların izleyen herkesin zihninde canlanmasına yeterli oluyor. Etkileyici bir film, tavsiye olunur.

Revolutionary Road

Yönetmen: Sam Mendes (Kate Winslet'in eşi)
Yıl: 2008
Oyuncular: Kate Winslet, Leonardo di Caprio

Bu filmle ilgili daha önceki yazımı okumak isterseniz buraya tıklayın.







The Life of David Gale

Yönetmen: Alan Parker
Yıl: 2003
Oyuncular: Kevin Spacey, Kate Winslet

David Gale üniversitede felsefe bölümünde hocadır ve ölüm cezasına karşı grubun üyesidir. Birgün yakın arkadaşının ölümünden sorumlu tutulur ve ölüm cezasına çarptırılır. Hikayesini yazması için gazeteci Blom'la (Kate Winslet) anlaşır fakat zaman içinde Bloom onun suçsuz olduğuna dair bilgiler almay başlar.

Bu filmin anafikri olaylar herzaman göründüğü gibi değildir, ve birilerini haksız yere yargılayanlar birgün gerçeği öğrendiklerinde iş işten çoktan geçmiş olacaktır. Herşeyden öte ölüm cezası yargıda yer almalı mıdır, çünkü bazı davalar şüphe aşamasında öteye geçmeyebilir, kanıtlanması zor ama suçludur hükmü verilen bu tür davalar haksız yere cezalandırılmış olabilir.


Quills

Yönetmen: Phillip Kaufman
Yıl: 2000
Oyuncular: Geofry Rush, Kate Winslet

18. yy da Marquis de Sade'ın akıl hastanesindeki günleri anlatılıyor. Müstehcen ve erotik yazılarını yazmaaı oradada devam eden Marquis çamaşırcı ile yazılarını bastırmaya devam eder. Tüm kısıtlamalara rağmen yazmayı bırakmaz ve en son kanıyla aynalar üzerine yazılarını yazar.
Gerçek bir yaşam öyküsünün yansıtıldığı film gerçekten güzel ve seyretmeye değer.





Titanic

Yönetmen: James Cameron
Yıl: 1997
Oyuncular: Kate Winslet, Leonardo di Caprio
11 dalda Oscar ödülünün sahibi

Fazla birşey söylemeye gerek yok herhalde, bildiğimiz bir hikaye, büyük prodüksiyon ve bir aşk hikayesi.









The Holiday

Yönetmen: Nancy Meyers
Yıl: 2006
Oyuncular: Cameron Diaz, Kate Winslet,Jude Law, Jack Black

Eğlenceli, hoş vakit geçirmek için, kafa yormayan bir film. Böyle filmlere zaman zaman ihtiyaç duyuluyor gerçekten:)

Iris (Kate Winslet), İngiltere'de yaşayan bir gazetecidir ve iş arkadaşı Jasper (Rufus Sewell) için yıllardır karşılıksız bir aşk beslemektedir. Çalıştıkları işyerinin yılbaşı partisinde aniden Jasper'ın başka bir iş arkadaşıyla nişanlanacağı haberi Iris'i çok etkiler. Bu sırada, Amerika'da yaşayan ve film fragmanları hazırlayan Amanda (Cameron Diaz), erkek arkadaşının onu aldatması üzerine onu terkeder ve yaşadığı yoğun tempodan uzaklaşmak ister. İnternette tatil yerleri ararken, evleri herhangi biriyle bir süreliğine karşılıklı değiştiştirmeyi sağlayan bir site bulur. Amanda, İngiltere'deki Iris'in evi için onunla iletişime geçer ve karşılıklı olarak evleri yılbaşına kadar değiştirme kararı alırlar

27 Nisan 2010 Salı

Birazda Nostlajik Filmler - Mutlaka Seyredin

Bu sefer 3 tane yaklaşık 60 yaşında filmden bahsetmek istiyorum. Hepsi de klasik ve en iyi 100 film içinde yer alıyor ve zevkle izlenecek filmler.
Bunlardan ilk iki tanesi Alfred Hitchcock'un.

Oyuncular: James Stewart, John Dall, Farley Granger
Yıl: 1948
Rope (Ölüm Kararı), tiyatro eserinden uyarlanan bir film. Psikolojik gerilim türünde ve hikaye tek bir mekanda geçiyor. Gerçek bir tiyatro seyrediyor hissi veren filmde neredeyse kesintisiz çekim tekniği uygulanmış. Sözlere dayalı gerilim özellikle sonlara doğru heyecanı üst seviyelere çok güzel taşıyor.

Sanırım dönem filmlerinin bir özelliği olacak, diyaloglar ve karşılıklı anlaşmalar en basit seviyede tutulmuş ve herşey en detaylı şekilde anlatılana kadar karşıdaki anlamamaya devam etmekte. Günümüz filmlerinde artık bu yöntem yerine sonuçlar az açıklamayla ve üstü kapalı diyaloglarla izleyicinin keskin zekasına bırakılmakta. O yüzden eski filmleri seyrederken bazen karakterlere "amma da gerizekalısın" demek geçiyor insanın aklından.

Filmin konusu kısaca şöyle,
İki üniversite öğrencisi, Phillip, ve Brandon, üniversiteden hocaları Rupert'ın, kendilerine empoze ettiği Nietzche'nin "Yeteneksiz kişilerin yaşamaya hakkı olmadığı" şeklindeki bir felsefesinin de etkisinde kalarak bir arkadaşlarını sadece heyecan olsun diye iple boğarak öldürürler. Cesedini de kaldıkları lüks apartman dairesinde salonun tam ortasındaki antika bir sandığa yerleştirirler; bununla da kalmayıp entellektüel alanda kendilerine örnek aldıkları felsefe hocalarını, kurbanın ana babası ve nişanlısının da aralarında olduğu bir grup insanı eve yemeğe davet ederler. (Wikipedia'dan alıntı)

Oyucular: James Stewart, Kim Novak, Barbara Bel Geddes
Yıl: 1958
Vertigo (Ölüm Korkusu) "kültürel, tarihi ve estetik olarak önemli" filmler arasına seçilerek ABD Ulusal Film Arşivi'nde muhafaza edilmesine karar verilmiştir.
Filmde kullanılan, geri giden kameranın zoom yapması tekniği, sinema tarihine Vertigo Hareketi olarak geçmiş ve günümüzde oldukça moda olmuştur.

Genel olarak ağır işleyen bir film bence. Konu içinde karakterlerdeki değişimler ve dönüşümler çok başarılı. Yine dönem filmlerinin tarzı olan kameraya bakar yönde ve birbirlerine sırtı dönük konuşmalar mevcut, eski türk filmlerinde de vardır bu, tiyatro sahnesi kullanımı gibi.
Merak uyandıran bir konusu ve sonuna kadar sıkılmadan izlenecek bir hikayesi olmasına karşın gerilimi çok yüksek seviyede değil.
Konusu kısaca şöyle,
San Francisco polislerinden Dedektif Scottie Ferguson,  bir suçluyu kovalarken damdan düşen ortağını kurtaramaz ve kendisinde yükseklik korkusu başlar. Polisliği bırakan ve özel dedektif olan Scottie'yi, eski okul arkadaşı Gavin Elster karısını takip etmesi için tutar. Arkadaşının anlattıklarına göre eşi bazen sanki içine kapanıyor, alışık olmadık davranışlar sergiliyordur. Scottie arkadaşının karısı Madeleine'i  izlemeye başlar. Gerçekten de kadın garip davranmakta, bir resim müzesindeki özel bir resim önünde, resme bakarak saatlerini geçirmektedir. Dedektif resimdeki kişinin geçen yüzyılda yaşayan bir asilzade kadın olduğunu öğrenir. Madeleine ise tamamen bu kadını kendine örnek almakta onun gibi giyinmekte, onun gibi olmaya çalışmaktadır, hatta onun yaptığı gibi intihar etmek istemektedir! Scottie olaylara derinlemesine inince kendi akıl sağlığı da bozulmaya başlar ama sorunu da çözmeyi başarır. (Wikipedia'dan alıntı)



Yönetmen: Sidney Lumet
Oyuncular: Henry Fonda, Lee J. Cobb
Yıl:1957 
12 Angry Man (12 Kızgın Adam), filminde de aynı Hitchcock'un Rope filmindeki gibi neredeyse tek bir mekanda çekim yapılmıştır.

Bu film yüksek lisans eğitimlerin veya bazı şirket seminerlerinde pazarlama teknikleri ve ikna yöntemleri için örnek olabilecek bir hikayeye sahiptir ve kullanılmaktadır. 

Karakterler hakkında jestler, imalar ve olaylara yaklaşımları dışında geçmişleri ile ilgili fazla birşey bilmeyiz fakat film boyunca düşünce gelişimlerine tanık oluruz. Gerçektende hiç kopukluk yaşamadan bir fikrin nasıl çürüdüğüne ve insan önyargısının nekadar tehlikeli olduğuna şahitlik ederiz.

Hikaye bir cinayet davasındaki yargıcın jüriye talimatlar verdiği kapanış konuşmasının sonrasında başlar. Amerikan yasalarına göre jürinin kararı (suçlu ya da suçsuz) oybirliği ile alınmalıdır. Oybirliği ile alınmamış olan karar jürinin kendini fesetmesi ve davanın yeniden görülmesi anlamına gelir. Jürinin karara bağlaması gereken konu şehrin fakir bölgesinde yaşayan bir çocuk zanlının babasını öldürüp öldürmediğine karar vermektir. Jüri ayrıca sanığın suçlu bulunması halinde uygulanacak cezanın idam olacağı (elektrikli sandalye) konusunda bilgilendirilir. Sonrasında on iki jüri üyesi davayı tartışacakları ve birbirlerinin kişiliğini tanıyacakları jüri odasına girerler. (Wikipedia'dan alıntı)

23 Nisan 2010 Cuma

Görselim Sanatım


Gelin beraber Kadıköy'e gidelim, yeni öğrenmeye çalıştığım makinamın vizöründen, ilk deneme kolaj çalışmamla beraber.

Havaların ısınmasıyla Kadıköy'de vakit geçirmenin keyfi bambaşka. Bir yanda sahaflar, bir yanda balıkçı çarşısı, ve minik bir Nevizade örneği olan harika kokular yayan restaurantlar sokağı.

Şimdi biraz da fotoğraflar anlatsın.. (Üzerlerine tıkladığınızda büyütebilirsiniz)









22 Nisan 2010 Perşembe

Film Festivalinden DVD önerileri

Film festivalini dvd'den takip etmeyi düşündüm bu yıl. Anadolu yakasında sadece Kadıköy sinemasında olması nedeniyle ve istediğim filmlerin saatlerini uydurmada zorluklar yüzünden İKSV'nin sayfasından filmler hakkında bilgi alıp, dvd siparişlerimi vermiştim. Gerçi hepsini bulamadım, bulduklarımın da hemen hepsini seyretmedim ama bugün iki filmden bahsedicem.

Bunlardan bir tanesi Ejderha Dövmeli Kız. Kitapçıların raflarında da bu ara boy gösteriyor, mutlaka görmüşsünüzdür. İsveçli yazar Stieg Larsson tarafından "Millenium Üçlemesi" nin ilk kitabı olarak yazılmış. Bol karlı, İsveç soğuğunu çokça hissettiren, polisiye, gerilim tarzında bir hikaye.

Millenium gazetesinde araştırmacı yazar olan Mikael Blomkvist hakkında dava açılır ve 3 ay hapis cezası alır, 6 ay sonra hapise girecek olan Mikael'e bir iş teklifi gelir.  Köklü ve zengin bir aile olan Vanger'lerin 40 yıl önce çözülememiş bir cinayet davasını tekrardan sorgulamak üzere Henrik Vanger tarafından ailecek sahipleri oldukları yarımadaya davet edilir. Henrik'in yeğeni, varis kavgaları nedeniyle 40 yıl önce kaybolmuş ve öldürüldüğü düşünülmektedir.   Henrik, Mikael'den aile üyelerini, geçmişlerini incelemesini ve bu olayı açıklığa kavuşturmasını ister. Paralel olarak hacker bir gençkız Mikael'in araştırmalarını gizlice incelemektedir ve bulduğu ipuçlarını ona iletmeye karar verince kendini Mikael'in yardımcısı konumunda bulur. Derinlere indikçe tarihte birdizi cinayetin birbirine bağlı olduğu ve ortaya sapık düşünceler ve ilişkilerin yaşandığı bir geçmiş çıkar.

Film yaklaşık 2,5 saat sürüyor ve hız kesmeden ilerliyor, gerilim, merak seviyesi hep yukarıda tutulmuş, dedektiflik unsurlarının epey yeraldığı film bu açılardan bence çok tatmin edici.
Film konu itibariyle kadınların şiddete, tacize maruz kalışlarını epey uç noktalarda gösteriyor, ama birde intikam sahnesi varki çok cesurca yazılmış çekilmiş ve oynanmış.

Gelelim ikinici filme. Festivaller sayesinde değişik ülkelerin filmlerini, inceleme, seyretme fırsatı oluyor. İkinci durağım İsrail.

Bu film aslında listemde yoktu ama Müge'cim bana davetiye seçeneklerini sununca bu filmi seçtim hem de sinemada seyrettim.
Filmin adı Gözleri Tamamen Açık (Eyes Wide Open) birçok ödülün de sahibi.

Bu bir aşk hikayesi ama hiç olmaması gereken üstelik en olmayacak yerde filizlenen bir aşk hikayesi bu. Kudüs'te en tutucu inanışa sahip Ortodox- Musevi dininin mensuplarından oluşan çevrede yaşayan evli çocuklu bir adam, babasından kalan kasap dükkanını işletmeye başlar, yanına aldığı üniversite öğrencisi çırağıyla zaman içinde yakınlaşırlar,ve bu gay ilişkinin sürdürülmesi hem ahlak,hem dini inanış, hem de karşı koyması güç arzular arasında duygusal bir kabusa dönüşür.
Gay bir ilişkiyiı en uç ortamda tartışmaya açıyor film. Dini ve ahlaki sohbetlerle, ibadetlerle donatılmış filmde, erdemli bir insan olma çabasında olan ve bunun en güçlü savunucusu olan biri neden tutkularına yenik düşer .Üstelik bir gay ilişki ile. Ailesine, çevresine, kendine bile nasıl karşı gelebilir, ve dinsel inanışlarına nasıl bu kadar ters düşer davranışlarıyla. Bir insan bu kadar zayıf bir hale nasıl gelir.
Bir çıkmaz sokakda yol devam eder mi, bu soruların işleniş biçimi, oyunculuklar ve bir kültür ve inanışı izlemek isteyenlere tavsiye ederim.

20 Nisan 2010 Salı

Vavien

Gösterimdeyken birtürlü gidememiştim ve sanki ne kaçırdığımı biliyormuşum gibi hep aklımda kalan bir film olmuştu. Aylar sonra dvd’si çıktı da nihayet izledim ve çok beğendim.
Yazının devamını okumak için lütfen http://www.artimetre.com/2010/04/19/vavien/ tıklayın.

18 Nisan 2010 Pazar

Anket Sonuçları

Öncelikle katılımınız için teşekkür ederim. Önerileriniz arasında seyretmediklerim var ve mutlaka izlemek isterim.
Gök-türk: Matrix ve Yüzüklerin Efendisi, ikiside harika üçlemeler, ve sayısız defa izlemişimdir, özellikle Yüzüklerin Efendisi bir kitabın beyaz perdeye aktarımı olarak şahane bir örneği bence. Halka'yı da mutlaka izliyeceğim. Teşekkür ederim.

Ceren: Coffe and Cigarettes'i de listeye aldım hatta  Jim Jarmusch'un diğer filmlerini de araştırmayı düşünüyorum. Önerin için çok teşekkürler.

Yemekbahane: Senin hangi filmi sevdiğini biliyorum ama sanırım dublajı ben yapıp sana armağan etmek zorunda kalacağım:)


Tibet'in Annesi: Aşkın gücü sanırım biraz trajik başlayan bir film ama film ilerledikçe gerçekten etkileyici olmalı, henüz seyretmedim ama izlenecekler listesine katkın için çok teşekkürler.

Biraz Şöyle Biraz Böyle: Amelie gerçekten muhteşem bir hikaye, masal gibi, Audrey Tattoo bu filme tam uymuş, gözlük değiştirip hayata gülümseyerek bakmak için mola verip izlenmesi gereken bir film. It's A Wonderful Life filmi ise sanırım tam bana göre, merak ettim, Çok teşekkür ederim.

Nesobaby: 6 film sıralamışsın:) Genelde dram ağırlıklı filmlerin yanında bir de Nemo var harikasın:)) Saydıklarının hepsi gerçekten muhteşem filmler ve seyredilmeli  bence de (Nemo'da tabiiki) özellikle Last Emperor dediğin gibi bir gerçek hikaye, bir dönemi anlatıyor ve bir kültürü izleyebiliyoruz, bu filmi hatırlattığına çok sevindim. Teşekkürler.

Ufak bir çekiliş yapmak ve benim okumaktan çok zevk aldığım bir kitabı ona armağan etmek istemiştim.
Ceren bana ergun.sinem@gmail'den ulaşıp adresini bırakabilirsen hediyeni göndermek istiyorum. Umarım keyifle okursun.

Hepinize tekrar teşekkürler..
 

14 Nisan 2010 Çarşamba

Ödüllü Anket - En İyi Film Önerisi

Bloglara heyecan katan başka bir yöntem de (Mimler gibi) belli hedeflere ulaşınca blog sahibinin bir çekiliş düzenlemesi oluyor.

Ben de kendime bir hedef koymuştum 50 yazı 100 izleyici gibi.
Şu an ki rakamlar (fiktifde olsa:) bunu gösteriyor.

Ben biraz farklı olarak bir anket yapmayı düşündüm, hem herkese fikir vermesi açısından hem de genel eğilimi görelim diye.

Size soruyorum, bugüne kadar seyrettiğiniz en iyi, mutlaka izlenmeli dediğiniz film hangisi ve sizi neden etkiledi (bunu da mutlaka belirtin lütfen.)
Not: Birden fazla film önerebilirsiniz. 

Yorumlarınızı hemen yayınlamıycam, hepsini toplu olarak yayınlıycam (18 Pazar akşamı), ve sonra bir çekilişle kazanana bir hediye vermek istiyorum naçizane.
Hediye bir kitap: Sahilde Kafka, Haruki Murakami'nin bir kitabı. Detaylı bilgi için lütfen tıklayın.

Bakalım en çok hangi film önerilecek.

The Blind Side - Sandra Bullock

En iyi kadın Oscar ödülünü kim aldı anlamadım. Sandra Bullock'mu yoksa canlandırdığı karakter mi.
Dümdüz bir oyunculuk, ivmelenemeyen duygu akışı, ne gözlerde ne mimiklerde bir anlam değişikliği.
Halbuki bu öyle karakter ki bazı duvarlara çarpıyor, şaşırıyor, üzülüyor, seviniyor olması gerekirken tek maskeyle idare edilmiş bir oyunculuk var karşımızda.

Zaten bu yıl hem en kötü oyuncu (All About Steve) hemde en iyi kadın ödülünü almış olması nekadar tutarsız işler yaptığını ortaya koyuyor.
Çok sert mizaçlı biri ve duygusal aktarımlı rollerde bence başarılı değil. Onun yerine Speed gibi aksiyon filmlerinde daha düz rollerde oynasın daha iyi.
Hele birde Blind Side'da saçlarını sarıya boyatmış (belki rol gereği olabilir) ama sert görünümü katbekat artmış.

Filmin konusuna gelince gerçek bir hayat hikayesini anlattığı için fazla birşey söyleyemeyeceğim ama birçok noktası inandırıcılıktan uzaktı bana kalırsa.

Amerikan futbulunda Milli takım oyuncusu 1986 doğumlu Michael Oher'in hayatından bir kesit senaryolaştırılmış.

Annesi uyuşturucu bağımlısı olduğu için dikkat güçlüğü çeken Michael bazı sınıfları tekrarlamak zorunda kalımış ve 9 yıllık okul yaşamında 11 okul değiştirmiş.
Amerikan sisteminde olan geçici ailelerin yanında ve bazende evsiz olarak 16 yaşına kadar gelmiş.

Çok iri ve şişman olduğundan herkes ona Big Mike der.

Film 16 yaşında iken bir geçici aile tarafından özel okula yazdırılmak istemesiyle başlar. Top oyunlarında iyi olduğu için okulun koçu müdürü ikna eder ve okula kaydı olur, elbetteki dersleri çok kötüdür. Evsiz olduğu için soğuk bir gece jimnastik salonunda kalmaya giderken Leigh Anne (Sandra Bullock), eşi ve çocuklarıyla ona rastlar ve onu evlerine götürmeye karar verir. Leigh Anne hayır işlerinde uğraşmaktadır, 10 yaşlarında bir oğlu ve 16 yaşında bir kızı vardır. Zengin ve saygın bir ailedirler. O geceden sonra Michael'la yakınlık kurmaya başlarlar ve nihayetinde onu evlatlık edinirler. Derslerinde başarılı olması için özel öğretmen tutarlar, futbol takımındaki çalışmalarında destek verirler ve takımda yer edinmesinde yardımcı olurlar. Michae, futboldaki başarısından sonra birçok üniversiteden teklif alır.

Filmde bazı noktalar biraz gerçeklerden saptırılmış. Örneğin gerçekte, Leigh Anne ve ailesi Michael'in geçici ailesi olduğunda Michael'ın futbol başarısı çok yüksekti, ama filmde bu başarısı Leigh Anne sayesinde oluştuğu ortaya konuyor. Ayrıca gerçekte Michael bu başarısından dolayı tanınmaya başlandıktan sonra Leigh Anne onunla tanışıyor.

Ayrıca filmde haline acıdıkları için evlerine aldıkları bu iri yarı zenci gence kendiyle, ailesiyle ilgili sordukları hiçbir soruya cevap almadıkları halde, nerden geldiği belli olmayan bu çocuğa yardım etmeye devam etmeleri, evde 2 çocukları olmasına rağmen korkmadan evlerinde barındırmaları bana pek gerçekçi gelmedi. Elbetteki gerçek hayatta böyle olmamış, bunlar film icabı.

Zaten filmdeki bu boşluklar Hristiyanlıkla doldurulmuş. Film boyunca Sandra Bullock'un boynunda bir haçla dolaşıyor olması, Michael'in özel okula kabulu sırasında koçun Hristiyanlığı öne sürerek müdürü ikna etmesi, ve bir iki satır arası olaylar Hristiyanların nekadar iyiliksever olduğunu vurgularcasına kurgulanmış.

Sonuç olarak, çarptırılmış bir gerçek hayat hikayesi, dümdüz bir oyunculuk, ve bol bol Hristiyanlık propagandası olan bir film Blind Side.